top of page

ATATÜRKÇÜLÜK; DİN ÜZERİNE DEĞİL,BİLİM ÜZERİNE KURULUDUR.

 Gün geçtikçe karanlığa giden bir ülkede aydın geçinenlerin suskunluğu artıyorsa aydını sözden aydından ayırmak gerekir.Aydın; tüm korkulardan, gelenek ve göreneklerden arınmış, gerçeği her yerde, her şekilde haykıran, gericiliğe karşı savaş veren, doğadan ve sevgiden yana olup, bilimin ve aklın yolunda giden insandır. Aydın insan, ömrünü topluma adayıp, toplumun mutluluğu için savaş vermeli ve karşısındaki her türlü engeli de yıkmalıdır. Aydın olmak halktan yana olmak değildir. Aydın, her türlü gerçeği ne pahasına olursa olsun halka sunup, halkı gerçeğe davet edendir. Aydının dini, mezhebi ve tanrısı yoktur; Aydını ancak düşünebilen aklı vardır. Aydın olmak bu tanımların içerisinde var olabilir ancak.Türkiye'de halk gerçek aydınları tanımıyor. Bu yüzden halk kendini aydın tanıtan ve tanıtılan şaklabanları aydın olarak görüyor. Kapitalist ülkenin patronları aydınları basın araçlarından uzak tutup, halkın karşısına şarlatanları çıkardı ve gerçek aydınları her türlü olumsuzluğun hedefi olarak gösterdi. Bu yüzden cahil halk yığınları sözde aydınlarla karanlığa giderken, gerçek aydınlar bir kenara itildi.Kapitalist bir ülkede parayla aydın olan şarlatanlar, gerçeği değil çıkarları doğrultusunda bir lastik gibi her yöne çekilirken, dinci terörün kurbanı oldular. Atatürkçülüğü dinle özdeşleştiren bu sözde aydınlar bunlardan bir kaçı. Bu aydın geçinenler savunduğu fikirlerin karşısında dinin acımasızlığını kavramayıp aynı zamanda gerçek aydınlara karşı çıkarken savunduğu dinin kurbanı oldular. Dini hafife alıp Atatürkçülüğü dinle ödeştiren bu kişiler, aydın diye tanımlanıp halka sunulurken dinciler boş durmayıp gerçek dini uygulamaya soktular. Dini savunmakla aydın olunmayacağı gibi insanlığı sömüren dini eleştirmemekle de aydın olunmaz. Bu yüzden aydın çok bilgili olmalı ve doğruyu tam olarak saptayıp kesin ve tutarlı bir tavır takınmalıdır. Dinciler ve gerçek aydınlar biliyor ki Atatürk dinle bağdaşlaştırılamaz. Çünkü Atatürkçülük din üzerine değil bilim üzerine kuruludur. Bizim, gerçek aydınları iyi tanımamız gerekiyor. Onların düşünce uğruna ve tehlikelerle dolu yolda nasıl yiğitçe yürüdüklerine tanık olmalıyız. Bu aydınlar Türkiye'de nicel olarak az olsa da nitel olarak çok bilgili ve donanımlıdırlar. Cemil Sena, Turan Dursun, Aziz Nesin, Uğur Mumcu, Necip Haplemitoğlu,Abdullah Rıza Ergüven gibi aydınlarımız Türkiye'nin aydınlanması yolunda çok çaba harcamış ve nice tepkiler karşısında yılmayıp, ölümü göze almış gerçek aydın ve insanlardır. Türkiye halkı bu saydığım,aydınların eserlerini okuyup doğruyu arama zahmetine girmedikçe, sömürülmeye ve karanlıkta yaşamaya devam edecektir...

BİR KESKİN KALEM : UĞUR MUMCU

Türkiye 1993 yılının Ocak ayının soğuk Ankara'sında yürekleri yakan bir haber ile sarsılmıştı. Aslında BU, sadece  üzücü bir haber değildi. Bir yandan  gericiliğin ile Aydınların mücadelesinde rüzgara karşı nasıl dimdik durmamızı öğreten bir ders niteliğindeydi.

Gençlik yıllarından beri, Atatürkçü çizgisinden ve Vatan mücadelesinden ayrılmayan, gerek gazetelerde gerek çıkarmış olduğu kitaplarda toplumu karanlığa iten gericilere, toprak bütünlüğünü ve kardeşliğimizi  bozmaya kalkan bölücülere karşı mücadele eden değerli aydınlarımızdan biriydi.

Yolsuzluk iddiaları, yasa dışı örgütler ve bunların bağlantıları üzerine gitmesiyle bilinen Mumcu, "Dün sabaha değin, araştırarak yazdığım hiçbir konuyu yalanlayamadınız. Öyleyse vurun, parçalayın." diyecek kadar cesaret örneği sergiliyordu.

Farklı düşüncelere sahip olan insanların aynı çatı altında memleket meselerinin tartışıldığı bir ortamın tesis edilmesiyle, Türkiye'nin refaha ulaşabileceğine inanan usta gazeteci '' Bir insan kendi ülkesinin DEVRİMCİSİ olmalıdır. '' çıkışıyla milli bir duruş göstermiştir. 

Mumcu'nun "Gazetecinin güvenilir kişi olması zorunludur" anlayışı, üniversitelerin iletişim fakültelerinde geleceğin fikir işçilerine meslek kriteri olarak anlatılmaya devam edildi. Gazeteciliği, yaşamın her alanındaki "mücadelenin kürsüsü" olarak tanımlayan Mumcu, güvenilirliği ve ortaya koyduğu çalışmalarıyla, kendisi gibi düşünmeyenler dahil toplumun her kesiminden saygı görüyordu.

Uğur  Mumcu'yu sonsuzluk diyarına uğurlarken;

Onun ardından gelen Uğur Mumcu'lar olarak ; onun yarım ve  miras olarak bizlere  bıraktığı Atatürkçü çizgisinden en ufak sapmadan, mücadele bayrağını taşıyarak  gericilerle ve  bölücülerle savaşımız devam edecektir. 

ÇÜNKÜ O ; SONSUZLUK DİYARINDAN BİZLERE BÖYLE SESLENMEKTEDİR....

KÖY ENSİTÜLERİNE YENİDEN RUH VERİLMELİ

düşünen, okuyan, araştıran, tartışan , üreten Hem aydınlanan  hem de aydınlatan KÖY ENSİTÜLERİ, tarıma dayalı bir toplumun kalkınması  için ideal bir eğitim projesiydi. Ama bu  aydınlanmaktan  ve kalkınmadan iç ve dış güçler rahatsız  olmuşlardır. Çünkü onların sömürülerinin önündeki en büyük engeldi Köy Enstitüleri… Sömürülerini rahatça devam ettirebilmeleri için bu insanların cahil bırakılması gerekiyordu. Cahil bırakmanın en iyi yolu da dine yöneltmekti. Bunun için de bu okulların kapatılıp, imam hatiplerin, ilahiyat fakültelerinin, Kuran kurslarının açılması gerekiyordu. Türkçe olan ezanın Arapça okutulması  gerekiyordu. Çağdaş  ve bilimsel bir eğitimin yerine çağ dışı eğitimin temel alınması  gerekiyordu. Bunu başardılar. Bunun sonucunda cami sayısı  okul sayısını  geçti. Böylece din yoluyla insanlar sürüleştirilip , bu din sömürüsü ile oy avcılığı yapıldı. İşte bu oy avcılarının ,  izlemiş oldukları  yanlış politikalar sonucunda yıllarca  emperyalistlerin güdümünde olmuşlardır. Hatta bugün bile emperya ülkelere hizmet edenler bu ülkede iktidar olarak devam etmektedir.Emperyazlimden kurtuluş için 

ÜRETMEK ;Üretmek için de BİLİNÇLİ TOPLUMA  İHTİYAÇ vardır.

KRİZ VE ELMA

 

Türkiye’ de adım adım gelen bir ekonomik kriz gerçeği var.31 mart yerel seçimlerden sonra Türk ekonomisi , daha ağır tahribatlar sonucu ağır felç geçireceği istatikler söylemektedir.Tabi her ekonomik krizin bedelini,tüm toplum özellikle işçi sınıfı işsiz kalmakla  ödeyecektir.

 

İNCİ’nin  YARATILIŞ  bölümünden sizlerle bir alıntı paylaşmak istiyorum ;

 

‘’ Yılan,Tanrı Yahve’nin yarattığı kırların en kurnaz hayvanıydı.Kadına sordu : demek Tanrı, bu bahçelerde ki tüm ağaçlardan meyve yemeyeceksiniz dedi?  Kadın yılana  yanıtladı : bahçedeki tüm ağaçlardan tüm meyveleri yiyebiliriz ama bahçenin şu ortasında ki ağacın meyvesinden,( Tanrı dedi ki)  yemeyeceksiniz çünkü ölürsünüz. Ölmezseniz ama Tanrı bilir ki,o ağacın meyvesini yediğiniz gün gözleriniz açılacak,iyiliği ve kötülüğü bilen Tanrılar olacaksınız.Kadın gördü ki ağacın görüntüsü hoş,yemesi şifalıdır ve o ağaca aklı

 

kavuşmak için arzulanır. Kadın ağacın meyvesini kopardı ve yedi. Yanındaki kocasını da verdi ve o da yedi. İşte o zaman gözleri açıldı ve çıplak olduklarını gördüler.’’

 

Aslında bu yukarda anlattıklarım; sadece hristiyan aleminde değil, diğer iki dinler de bu olaya yer verilmiş ve kutsal kitaplarında anlatmışlardır.

 

1960 -1962 yılları…

 

İşçi sınıfı hala o zamanlarda da sağ partilere oy veriyordu.O zamandan bu vakte kadar zaman su gibi akıp gitti. İşçi sınıfın sorunlarının çözümünde buğday boyu yol alamadı.En azından  o zamanlar  hükümetlere direnen ,kafa tutan bir sendika örgütleri vardı. Şimdiki işçi sınıfı, uysal ve kuzu gibi. Özelleştirmelerle işçi sınıfını açlığa mahkum eden AKP ‘ye hala oy vermektedir.

 

Üç tek Tanrılı dinin cehaleti ve bilgisizliği masumiyet olarak gördüğü bir ortamda elmayı yasaklaması ilginçtir. Adem ile Havva’nın yasaklı elmayı yiyerek gerçeklerin farkına  varması  sonucu olarak cennetten kovulması hatırlanırsa ;  işçi sınıfı  günümüzde de dinleri kullanarak halkı cehalete,bilgisizliğe  mahkum etmeye kalkan siyasi partilere ve emperyalist işbirlikçilere karşı bedeli ne olursa olsun gözlerini açmalıdır.

 

İşte Vatan partisi; bütün engellere,yasaklara rağmen o elmayı tüm milletimize,işçi sınıfına yedirip gözlerini açtıran , ekonomik sorunların karşısında çözüm odaklı projeler üreten  tek siyasi oluşumdur.

bottom of page